Ay doğarken izlediniz mi hiç? Simsiyah geceye doğar. Güneşin ardından doğar. Kıyaslanmak korkutmaz onu belli ki. Koskoca güneşin ardından sahneye çıkmakta bir tereddüt yaşamaz.  Ayın güvendiği bir şeyler vardır. Kendine güveni ve fütursuzluğunun ardında tekinsiz bir güç saklıdır sanki. Geceyi değiştiremeyeceğini, gündüze çeviremeyeceğini bilerek doğar. İddiası da yoktur zaten ama bu onu ortaya çıkmaktan vaz geçirmez. O, karanlığı yenemeyeceğini bile bile, ışığının yetmeyeceğini, güneşi yansıtmaktan, dünyaya bir uydu olmaktan öteye gidemeyeceğini bile bile doğar.

Ay beni her zaman heyecanlandırır. Her haliyle etkiler ve ayrı bir ilham verir. Sanırım ayla aramdaki bu bağlantı onu ilk gördüğümden beri var. İlk görüşte aşk bir nevi! Onun o gizli ve mütevazi gücünü seviyorum. Zayıflığındaki güzelliği. Bazen diyorum ki, güneşin iddiası ve ihtişamı yerine sıradan bir uydunun soluk güzelliğini mi model almalıyız kendimize? İddiasızlığın, ikinciliğin rahatlatan konforunu?

Son zamanlarda insanları en çok zorlayan şeylerin başında boylarını çok aşmış hedeflerinin geldiğini düşünüyorum. Kişileri rekabete zorlayan, en ufak amaçlarımız uğruna dahi kıran kırana mücadele etmemiz gerektiğini telkin eden, herkesin birbirine tahammülünü azaltan ve ne olursa olsun zirveye çıkmak adına bizi her tür insani değerden uzaklaştıran bir düzen içine itiliyoruz. Farklarımız keskinleşiyor, yollarımız ayrılıyor, kendiliğimiz bileniyor. Bu yeni düzen sanki bizim bir araya, huzur ve uyum içersinde gelmemizi istemiyor.

Herkes kendi filminin başrolünde zanneder kendini. Ana karakterlerden biri olduğunu düşünür. Önemlidir, vazgeçilmezdir, özeldir her şeyden öte. Bu inanış bizi bir yandan kendi merkezimizde var ederken diğer yandan çevremizde akan, alternatif hayatı ıskalamamıza sebep olur. Çoklu gerçeklikler ve paralel evren söylemleri neden bu kadar revaçta dersiniz? Seçmekten hoşlanmadığımız için. Kendimizi bir türlü tanıyamadığımızdan, tercihlerimizin sorumluluğu bizi ürküttüğü için. Ama insanın korkusunun üstüne gitme dürtüsünden midir nedir, kendimize gitgide artan seçenekler karşısında kaldığımız bir hayat yarattık. Hiçbirinden vazgeçmek istemiyoruz. Mecburiyetler bizi korkuttukça ihtimalleri arttırıyoruz ancak büsbütün kararsızlık bataklığına gömülüyoruz. Aklımız tek tercihli hayatları almaz hale geldi. İş, eş, ev, şehir, hobi, arkadaş seçimlerinde her şey elimizin altında olsun ve her elimizi uzattığımızı da alalım derdindeyiz. Elemeyelim, göz ardı etmeyelim, vazgeçmeyelim, aman fırsat kaçırmayalım! Biz artık her şeyi, her aklımıza geldiğinde, zamanı ve bedeli ne olursa olsun istiyoruz. Başta, bu iddialı ve tutkulu tablo karşısında, büyük  heyecan ve sabırsızlıkla arzuladıklarımızı elde ettikçe öforik duygularla dolup taşacağımızı, yaşamın tadına her anlamda varacağımızı zannettik. Zannediyorum kendimize güveni ve geleceğimize inancımızı da bu noktada kaybettik. Nesnelerimiz çoğalıp anlamlarımız azaldığı zaman. Bugünkü hırslarımız bize hayallerimizin geleceğini sağlamadı. Teknoloji, iletişim, hız, aradığımız cevapları  henüz bulamadı. Karamsarlaştırdı bu bizi, yalnızlaştırdı. Hırsımız devam ediyor. İnsan, kucaklaşması, bütünleşmesi, birleşmesi gereken doğaya daha büyük bir öfkeyle meydan okuyor. Doğayla savaştıkça kendimize yeniliyoruz. Bu tür bir savaşın kazananı olmayacağını, eninde sonunda tabiat ananın engin sabrını tüketeceğimizi ve bize sunduğu misafirperverliği bir çırpıda geri alabileceğini öğrenemedik. İçinde ve sayesinde  yaşadığı varlık ve bütünlüğe savaş açan, kontrolsüzce çoğalan organizma! Bu size neyi çağrıştırıyor?!

Çare bulmak istediğimiz amansız hastalıklarla başa çıkabilmek için önce o hastalıkları yaratan ruhlarımızın yansımalarıyla yüzleşmek zorundayız gibi geliyor bana. Tüketen hırslarımızdan ve hep birinci olma zaafımızdan kurtulmalıyız. Yedi milyarlık dünyada kaç birinci olabilir? Birinciler mi çoğunluktur, diğerleri mi? Çoğunluğa dahil olma fobimizi iyileştirmemiz şart. Kalabalıklar içinde kaybolmak gibi algıladığımız şey aslen farklarımızdan sıyrılıp bütüne dahil olabilme becerisidir. Sıkıca tutunduğumuz bireyselliğimizden kurtulup, birbirimize bağlanarak  büyüme, akışın gücüne kendini bırakabilme hazzıdır.

Teknolojinin arttırdığı iletişim olanakları bizi tek başımıza odalara kapattı, asosyalleştik, kendi içimize döndük, yalnızlaştık sanıyoruz. Makineler aracılığıyla dahil olduğumuz gerçekliği “sanal” diye isimlendirdik. Halbuki ben artık neyin sanal neyin gerçek olduğu hakkında ciddi kafa karışıklığı yaşamaya başladım son zamanlarda. Eskinin bilgisiyle yeniyi tanımlayamayacağımıza her geçen gün daha da ikna oluyorum. Sanal dediğimiz ortamlarda bize giydirilmiş rollerimizden sıyrılıp zaman zaman  hayatımızın en gerçek ilişkilerini kurabildiğimizi kim inkar edebilir? Göz göze, diz dize değiliz diye sahte sandığımız birlikteliklerimizin bize kendimizi yeniden ve sıfırdan yaratma ve bambaşka gözlerle içimize bakma imkanını sunduğunu? Hep şartlanmışlıklarımızdan sıyrılmamız gerektiğini söyleyip duruyoruz? Neyi kastettiğimizi ve bunu nasıl yapacağımızı gerçekten biliyor muyuz?

Ben insanın tek ihtiyacının yine insan olduğu konusunda iflah olmaz bir romantiğim. İnsanın birbiri vasıtasıyla hala kendini aradığına ve tek yolunun da birbirinin içinden geçmek olduğuna gönülden inanıyorum. Çağımızın bağımlılığı, yüzeyde göründüğü şekliyle internet, teknoloji, akıllı telefonlar filan değil. Varoluşundan beri insanın tek bağımlılığı yine insandır ve eline geçirdiği her yolla tekrar ona ulaşmaya çalışmaktadır. İçimizde, ruhumuzun ve aklımızın derinliklerinde bir yerlerde, birbirimizle hakiki ve evrensel bir bağlantı içerisinde olduğumuzu biliyoruz. Her hücremizde kayıtlı olan bu bilginin bilinçaltı gücüyle, sadece o ilk, tek ve vazgeçilmez bağlantıyı yeniden kurabilmeye çalışıyoruz. Aşk, sevgi, kin, nefret, özlem, intikam ve öfke; bilim, teknoloji, iletişim, savaşlar, barışlar, keşifler, kayıplar, felaketler ve mucizeler… Hepsi hatırlamamız, fark etmemiz, kabul etmemiz gereken tek bir doğru için:

Kalplerimizin içinde birbirimize geçen yollar olduğunu, bu yollar vasıtasıyla tek bir ruhla direkt bağlandığımızı, zaten bizde olan bu gücü açığa çıkarabilmek için gittiğimiz tüm yolları geri geleceğimizi ve tanrının bize dokunduğu parmağa yeniden dokunabileceğimizi hatırlamak zorundayız.

Ay doğarken izlemenizi tavsiye ederim. Yılmadan, korkmadan ve tevazuyla tekrar tekrar doğması boşuna değil. İzleyin ancak bildiğinize inandığınız tüm gerçekleri bir yana bırakarak, bir mucizeye şahit oluyormuşçasına izleyin. Aramızdaki derin bağlantıyı hissedeceksiniz…

Psikolog Burcu Atatür