Eskiden güzel günler vardı… Eşler ölene kadardı, işler emekli olana kadar, mahalleler üç nesli büyütürdü de yenilerine kucak açardı… Günler mi uzundu, ömürler mi? Zaman mı yavaştı, insanlar mı sabırlı? Daha azla yetinir, daha mutlu olurlardı… Sonra dünya hızlanmaya başladı. Bir o kadar da küçülmeye… Çeşitlenmeye başladı ardından, bir o kadar da değersizleşmeye…

Eskiden genç kızlar evlilik hayali kurarlardı. Şimdi evli kalabilmek ümidi taşıyorlar. O da tam değil, şüpheli… Yeni çağa yeni yöntemler gerek belli ki… Dünya değişti, insan aynı kalabilir mi? Kadın – erkek de değişmeli. Kendilerini yeniden tanımlamakla başlamalılar işe. İhtiyaçlar değişmeli, öncelikler gözden geçirilmeli. Beklentiler, tepkiler, roller yeniden şekillendirilmeli. Yaşamak yeniden tanımlanmalı en başta, hayatta kalmanın dışına taşabilmeli… Şimdi kadın çok daha farkında, şimdi kadın çok daha kadın ancak kendi ihtiyacı doğrultusunda. Şimdi kadın çok daha görünür, çok daha etkin aile ve sosyal ortamda. Fiziksel güç dönemi bittiğinden midir nedir, şimdi kadın aklıyla ön planda. Duygusuyla yarattığı dünyasını zekasıyla şekillendiriyor. Ne analığından vazgeçiyor ne üretiminden. Ne işinden ödün veriyor, ne evinden. Bu tempoya dayanacak, adapte olacak yeni erkekler geliyor. Yenilenmedikçe, evrimleşmedikçe son kaçınılmaz. Kadın-erkek üstünlüğü, tartışma konusu olmaktan çoktan vazgeçti. Artık iş tamamlamakta. Yeni kadınlar ve erkekler birbirleri ile bütün ve birbirleri ile tek olabilmeyi başarabildikleri ölçüde ayakta.

Kadın artık dinliyor, eskisi gibi tüm derdi konuşmak değil. Kadın artık yönetiyor, eskisi gibi tüm derdi kol kanat gerilmek değil. Kadın artık sevişiyor, bu onun için artık görev değil. Kadın artık üretiyor ve bu sadece kek yapmaktan ibaret değil. Kadın artık kazanıyor, kadın artık var, kadın bugün belki daha yorgun ama aslen daha mutlu. Kadın hala kadın, tüm bunlara rağmen özüne sadık kalıyor. Kadının merhametinin olmadığı bir dünyada erkeğin biliminin kalıcılığı olmaz, biliyor. Kadın artık “tek başına”, ihtiyaçtan değil sırf istediği için eş oluyor…

Şimdi erkek çok daha evcimen, tüm ekonomik yükü üzerinde taşımaktan kurtulabildiğini gördüğü ölçüde. Şimdi erkek çok daha yardımcı, ev işlerinde de beceri sahibi olabildikçe. Erkekleri büyüten analar belli ki değişti. Erkekleri büyüten analar, belli ki oğulları aracılığıyla otorite sahibi olmaktan vazgeçti. Kadınların büyüttüğü erkekler, onların anneden ibaret olmadıklarını yavaş ama ümit vaat eder bir şekilde fark etti.
Erkek artık konuşuyor. Mağarasına çekilmenin pek işe yaramadığını deneyimledi. Erkek artık anlatıyor, anlattıkça kendini öğrendi. Bugün erkek, babalığın eve ekmek getirmekten ibaret olmadığını biliyor. Çocuğuna para vererek sevgi gösteremeyeceğini kabul etti. Erkek, para ve gücün her şeye yetmediğini gördü artık. Eşinin inadını, ona kalbini sonuna kadar açarsa kırabileceğini anladı. Rutinlerinden çıkabiliyor, eşinin ona muhtaç olmasına gerek duymuyor. Kadınının kendi başına da var olabileceği, geçerli tek tutkalın ihtiyaç değil, sevgi ve saygı olduğu gerçeğinden korkmuyor. Erkek büyüdü, olgunlaştı. Eşini tatmin edebileceğini biliyor, ya edemezsem diye kaçmıyor. Erkek artık açık, kendini gösterdiğinde onu gören bir kadın olsun istiyor. Erkek artık özgür, eşini de kendi olsun diye bırakabiliyor, zincire vurmak zorunda hissetmiyor. Erkek artık adil, kendine ne hak tanırsa eşine de hiç düşünmeden aynılarını sağlıyor.

Elbette geçiş dönemleri, konu ne olursa olsun sancılı olur; tüm dünyada olduğu gibi bizde de bolca fire verildi. Evlilikler bitti, yuvalar dağıldı, kadınlar-erkekler savruldu, çocuklar izledi ve kaydetti… Çok bocaladık, bir o kadar kaybolduk, ölümüne korktuk ve sıkça ümitsizliğe kapıldık ama öğrendik! Öğrenmeye de devam ediyoruz. Bu yeni dünyaya uygun, yeni şartlara dayanıklı insanlar yetiştiriyoruz. Hatalarını görme ve gösterme cesareti olan, dahası bunları düzeltme gücü bulabilen insanlar. Yılmayan, vazgeçmeyen, siyah-beyaz dışındaki renkleri da alabildiğine kullanan insanlar.

Bu yazı, nasıl evli kalınır üzerine olacaktı; kısayollar, hap bilgiler sunacaktı aslında ama yazı da hayat gibi kendi yolunu çizdi bir anda. Onyıllardır tartışılmasına, her türlü beladan sorumlu tutulmasına, bir yatırım olarak hemen hemen %50 batma ihtimali bulunmasına rağmen hala ümitle ve pespembe bir iyimserlikle evleniyorsa insanlar, sanırım bu kurum, dünya ve insan durdukça kendi başının çaresine bakacaktır. Hissediyorum ki insanın sevme, ait olma, yaratma tarafı ağır basacaktır.

Evlilik kurumu zor günler geçirmektedir. Belki varolduğundan beri en zorlu sınavınıvermektedir. Ancak bu sınavdan güçlenerek çıkacaktır. Kadın-erkek yeniden yaratılacak, senaryo baştan yazılacak, roller yeniden dağıtılacaktır. Sanat, bilim ve felsefe, hepsi bu kurumla birebir ilgilenirken, yollarını şaşırmış insancıklar başıboş, sahipsiz kalmayacaktır.

Sevme ve sevilme ihtiyacımız vardır. Ardından varetme ve yaşatma. Kendimizi tamamlayacağımız, kendimizi göreceğimiz, bize ayna tutacak, gerektiğinde ışık olacak, kendimiz olma lüksünü bize sağlayacak hayat arkadaşına ihtiyacımız vardır. Hayat arkadaşı bir tanedir, başka hiçbir arkadaşa benzemez. Hayat arkadaşı çok yüksek bir unvandır, yaşadıkça içi doldurulabilir, kazanmadan edinilemez. Hayat arkadaşı, sevgilimizdir, dengimiz, bazen usta, bazen çırağımızdır. Beraber yaşadıkları kurumun adı ne olursa olsun, iki gönlün el değiştirdiği, kalbin kalbe takas edildiği her kurum kutsaldır ve bu kurumların hiçbiri kendi haline bırakma riskine atılamaz. Her gün ayrı emek ister, her gün yeniden özen. Ezberlenmez, otomatik pilota bağlanamaz. İçinde ruh barındıran hiçbirşey, düşünmeden, fark etmeden yaşanamaz.

Murada erdik, evlendik, pembe panjurlu yuvamızda sonsuza dek mutlu olmaya niyet ettikse eğer; zaman niyetleri gerçeğe dönüştürme zamanıdır. Gelişen ve evrilen kadınlar ve erkekler, hem çağı hem dünyayı bıkmadan yeniden yeniden yaratacak, evlilik kurumu yeniden yorumlanacak, birbirine ait, birbiriyle varolan sevgililer gökkuşağının tüm renkleriyle çevrelerini donatacaklardır…

Gökten üç elma düşmüş…

Guest Dergisi – Mart 2012