Hayatımıza yön veren nedir, önümüzdeki onlarca seçenekten bize göz kırpanlar hangileridir her zaman düşündürmüştür beni. Kimilerinin kendilerini hiç zorlanmadan kollarına bırakıverdikleri, diğerlerinin ise ondan kaçmak için var güçleriyle mücadele ettikleri kader denilen o büyük güç müdür söz sahibi? Peki, kaderlerimizde bizim inisiyatifimiz var mıdır? Başımıza gelenler, kozmik birer şaka mı yoksa bizzat kendi yazdığımız senaryolar mıdır? Biz psikologlar yaşanılanları bazen çok acımasızca açıklarız. Hayat dediğin travma tekrarından ibarettir der geçeriz. Mesleki duyarsızlaşma bu belki ama doğruluk payı da yüksek bir saptama. Camianın en önemli isimlerinden Eric Berne’e bakarsanız yaşam senaryomuzu yazmaya doğumla birlikte başlıyoruz ve ana hatlarını ilk dört senede belirliyoruz. Peki, kaç yaşında tamamlıyoruz dersiniz? Ürkütücü ama yedi yaşında, başlıca detaylarla hikayemiz çoktan hazır! Ergenliği bekliyoruz projemizi sahneye koymak için ve o korkulu yaşlar geldi mi tüm hevesimizle bağırıyoruz: Perde!

Oyunun ilk gösterimleri kimileri için kıran kırana geçiyor, bazıları içinse sessiz ve durgun ama son rötuşlar bu gösterimlerden alınan tepkilere göre veriliyor ve ardından yaşam boyu tekrarlayacağımız hayat senaryosu oluşuyor. Rötuş derken basit bir şey sanılmasın, her biri devasa bir kalkan bizim kırılgan egomuz için, özenle oluşturduğumuz savunma mekanizmaları. Her ne ihtiyaçtan yaratırsak o kalkanları, kullanmak için de benzer çatışmaların ortasına atarız kendimizi. Maksat çalışır durumda olup olmadıklarını test etmek. Bir müddet sonra ise hangi savunmayı neden geliştirdiğimizi unutur, sadece fırsat ararız, bir olay çıksa da saklasak kendimizi onların ardına diye.

Ey travma, cesaretin varsa çık karşıma!

İnsanın tekrar merakı inatçı kibrinden beslenir. Hayatında en fazla tekrarı, anlayamadığı olaylar üzerinden gerçekleştirir. En büyük ihtiyaçtır insanlık için anlaşılamayana anlam verebilme. Yaşadıklarının nedenini kendince bulmak zorundadır; adalet duygusunu zedelemeden yaşamı algılamak. Oysaki adalet naif bir hayaldir. Hepimiz içten içe biliriz ki yaşadığımız dünya bizim arzuladığımız anlamda “adaletli” bir yer değildir. Biliriz ama inanmayız bu en basit gerçeğe. Kabullenmeyiz. Aslına bakılırsa evet farkındayızdır, felaketler insanlar içindir hem de en az mucizeler kadar. Talihsiz diye adlandırdığımız olaylar yanı başımıza kadar gelebilir. Üzülürüz, etkileniriz, sorgularız belki ama kendi başımıza gelene kadar da ilahi adaletsizliği görmezden geliriz. “ Neden ben? ” sorusu en tahammül edilemeyendir o sebepten, tüm sorular içinde. Ne yaptım da başıma bunlar geldi deriz, nerede ne günah işledim? İşte cevaplayamadığımız oranda travma tekrarı başlar. Cevap bulamadıkça, çözüme ulaşamadıkça, artan bir şiddette devam eder, başımıza neden geldiğini bir türlü anlayamadığımız olaylar. Oysaki sadece olur bazen hayatta üzücü, kırıcı, yıkıcı durumlar ve bunların bazıları da bize olur. Kendimizce sebepleri vardır ve bazen de hiçbir sebep yoktur. Sıra bizdedir ve olmuştur…

Bu sefer farklı olacak her şey!

İnsan insanın aynası durumundan mütevellit, travma tekrarlarını en belirgin fark edebileceğimiz yaşantıların başında ilişkiler gelir. Mesela, neden hep bu insanlar beni buluyor, dediğimiz birliktelikler. Aslında hayatımızdan çıkarmak istediğimiz kişilikler, farklı kişilerde defalarca yanı başımızda belirir ve biz en sonunda ümitsizce, kaçtıkça yaklaştığımız bir kaderi planda olduğumuz gerçeğine inanırız. Oysaki Bulutsuzluk Özleminin anlattığı gibidir aynı hayat:
“Sözlerimizi geri alamaz, yazdığımızı yeniden yazamaz, çaldığımızı baştan çalamaz, bir daha geri dönemeyiz.”

Ve bu korkutur bizi, hem de ölesiye. Hayatın telafisizliği, başa alınmazlığı, silinip bozulamazlığı, iliklerimize kadar öyle titretir ki her birimizi, adeta düşünsel ve duygusal bir felce uğrarız. Hem biliş hem hissediş manasında, o en korktuğumuz anlarda mahsur kalırız. Aynı, bozuk plağın takılması gibi. Can yakan anıların, dalga dalga geri gelen olumsuz duygularından kurtulabilmek için; bizi inciten her hatıra parçasını yok edip yeniden yaratabilmek için; defalarca dönüp geçmişe bakmaktan, onunla hesaplaşmaktan, yepyeni yaşantıları eski anıların renklerine tekrar tekrar boyamaktan vazgeçemeyiz. Aşinalık ihtiyacı hissederiz, acıların bile alışılmış olanlarını seçeriz senaryomuzu oluştururken. Bilmediğimiz denizlere açılıp, tanımadığımız tehlikeleri göze almaktansa, hayatta payımıza düşen keder kotasını doldurmak uğruna, eski bildik travmalarımıza yeniden can veririz. Eski köye yeni adet ise yaşamda en büyük korkumuz, kendi belirlediğimiz acıları, bilmediğimiz mutluluk ihtimallerine yeğ tutuyoruz her seferinde. Sonra da ezberlenmiş hayatlarımız bizi yutan girdaplara dönüşüyor gözlerimizin önünde.

Kim var hayatımızın dümeninde?

Aklı başında insana reva mı tüm bu yaşadıklarımız? Akıl olsa bu filmin yönetmeni, değil elbette. Ama esas patron, bildiğimizden, bilincimizden çok daha derin. Akıl ise göstermelik bir yönetmen koltuğunda sadece. Gerçek hükümdar, hoşuna gitmeyen her şeyi dipsiz kuyularında özenle saklayan diktatör ruhlu bilinçaltının ta kendisi. İşte o, korkularını bir bir gömer onlardan kurtulmak uğruna ama bereketli topraklarına ektiğini, her zaman misliyle biçeceği gerçeğini bir türlü kabullenmek istemez. Dehşete kapılır kendi mahsulünden, nasıl da coşarak filizlendiklerini gördüğünde. Can havliyle keser, koparır, temizler kendince bahçesini zararlı otlar ve zehirli sarmaşıklardan ancak nereden, neden çıktı bunlar, demez. Gömer, yine gömer, daha derine gömer olanca gayretiyle ama sadece köklerin daha da güçlenmesine hizmet ettiğini kendine itiraf edemez.

Hayat travma tekrarlarını sever. Korkularımızı, acılarımızı, hasretlerimizi, nerede olursa olsun bulup getirir bize yılmadan. Sabırla ve kararlılıkla, kabul ve kucaklamayla bekler bizi, pes etmez. Hayat, biz ona inanmasak da bizden ümidini hiçbir zaman kesmez. Çocuğunun düşe kalka yürümesini, ardından rüzgarla yarışırcasına koşmasını izleyen gururlu bir ebeveyn gibidir o, derin bir kabullenişle bekler kendimize kucak açmamızı; travmalarımızdan kaçmaktan vazgeçip, onlarla uzlaşma cesaretine ulaşmamızı. Hayat, biz onu yaşayalım ve artık ondan saklanmayalım diye sonsuz bir sevgiyle sarar yaralarımızı. Yine atar, tekrar atar bizi uçurumlardan aşağı, çırparsak kanatlarımızı, uçabileceğimizi gösterebilmek için. Düşeceksek bile, ucunda kalkmak olduğunu öğretebilmek için. Hayat bizi kıvama getirmek için yoğurması gerektiğini bilir. Tadına doyulmaz lezzetlerin dengeli karışımlar gerektirdiğini bazen tatsız, bazense en uzun yoldan, ama mutlaka, öğretir. Nelerin yeniden başınıza geldiğine, dönüp yepyeni gözlerle bir daha bakın derim ben. Acı en becerikli öğretmendir. Eğer saklanmaktan vazgeçip bize anlattıklarına kulak verebilirsek, kısa yoldan unutulmaz dersler verir. Tekrarlardan bizi en çabuk kurtaran da odur. Hepimiz biliriz ki bir musibet bin nasihatten iyidir. Fark edin kendinizi hapsettiğiniz, kale sandığınız zindanlarınızı. Çıkarın sakladığınız anahtarları, korkmayın açın kapılarınızı. Bilmeyeceksiniz başınıza bu defa ne maceralar gelecek, garanti altına alamayacaksınız. Ama o rüzgarı yüzünüzde bir kere hissettikten sonra, güvenli bahçelerinizin geçit vermez çitlerini bir daha ihtiyaç duymamacasına yıkacaksınız. Kendinize cüret edin. Kendi türkünüzü çalın ve size eşlik edenlerle söyleyin. Başka türkülere katılın ve onların ritmiyle yeni danslar öğrenin!

İzmir Life Dergisi – Aralık 2012