Yükselen değerler: Narsisizm ve Hedonizm

Hayallerim, aynam ve ben…

Aşk çok bilinmeyenli denklem, aşk tanımlanamayan, sınırlandırılamayan, değişen, gelişen, insanla evrilen, insanla şekillenen, insanı şekillendiren kavram…
Aşktan bahsetmeye kalktığımızda önce belli noktalarda sınırları belirlememiz şarttır, çünkü aşk kavramı gerek çeşitliliği, gerekse meydana geliş sebepleri açısından yüzyıllardır, psikologların, sosyologların, yazarların, sanatçıların, bilim adamlarının ve hatta ekonomistlerin merceği altındadır.

Bu yazıda üzerinde duracağımız kadın-erkek arasındaki romantik aşktır.
Romantik aşk da, yüzyıllar boyunca sürekli içerik ve ifade açısından değişmiş, içinde bulunduğu çağın özelliklerini her zaman sahiplenmiştir. Aşk, insanla beraber her kılığa girdiği için belki de bu kadar tanımsız, belki de bu kadar üzerinde çok düşünülen ve konuşulan bir kavram olarak geçerliliğini sürdürmektedir. İnsanlığın geçirdiği çağlar ve gelişim evreleri boyunca, aşkın tanımı farklılaşmıştır.

Aşk özellikle son 50 yılda çok ciddi ve hızlı bir değişim içerisine girmiştir. Şu son yarım yüzyıldaki kadar, hiçbir zaman insanlık bu derece yoğun bir aşk trafiği yaşamamış, bu kadar çeşitlilik deneyimlememiştir. Çiçek çocukların dönemindeki özgürlük dalgası dahi, insanları günümüzdeki kadar cüretkar bir seviyeye getirmemiştir. Peki bunun altında ne vardır? Ne olmuştur da, 1800 lerin masumiyet, mahremiyet, melankoli ve depresif romantizm çağı günümüzün narsisizm, hedonizm, teknoloji ve tüketim çağına dönüşmüştür?

Son yıllarda gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında çifler ve evlilikler için en sık bahsedilen konu, ayrılmalar, boşanmalar, şiddetli geçimsizlikler olmuştur. Kişilerin ilişkilerinde gösterebildikleri sabır, metanet, esneklik seviyeleri gitgide düşmekte, toplum artan bir oranda bireyselleşmektedir.

Günümüzün aşkları, hız ve teknoloji çağının da etkisiyle, gitgide hiperaktif bir görünüm almaktadır. Kişiler artık partnerlerini, kendilerinden ayrı-farklı bir kişi olduğu için değil, kendilerine daha çok benzediği, aynaladığı, pohpohladığı, egosunu bir şekilde yükselttiği için tercih etmeye başlamışlardır. Hız ve haz ilkesi her noktada önümüze çıkmaktadır. Kişiler ilişkiden ilişkiye, duygudan duyguya çok çabuk geçişler yapmakta, aşkı cinselliğe ve fiziksel zevklere indirgemekte, bir şekilde beğeni ve ihtiyaçlarımızı tatmin etmediği noktada da hemen yeni limanlara yelken açabilmektedir. Çeşit ve renklilik beklentisi, uç noktalardaki hayatlar, marjinal kişilikler, sadece aykırı olabilmek uğruna her şeyi protesto edenler gitgide maddenin manasını kaybettirmekte ve aşk zannedilen doyumsuz arayışlar sürmektedir. Bu bakımdan fren mekanizmasının çalışmadığı hiperaktiviteyle benzerlik göstermektedir. Sürekli farklılık, değişim ve renklilik arayışı çığ gibi büyümekte ve bireyi “ağ” içersine almaktadır. Aralıksız olarak eğlendirilmeyi, tatmin edilmeyi, mutlu olmayı isteyen birey, bu konuda kendisinin çaba sarfetmesi gerekliliğini unutmuşa benziyor. Mutluluğun anahtarının kendini değil, başkalarını mutlu etmekten geçtiğini, bunun büyük tatmin sağladığını bilmeyen neo romantikler, şişirilmiş egolarının seviyesini korumak için ne ile doldurduklarına bakmadan niceliksel anlamda aşk arayışlarına devam ediyorlar…

Aşk birçok şekilde meydana gelir: Aynı ortamda bulunmak, aynı zevkleri paylaşmak, yoğun bir heyecan sonrasında karşılaşmak, adrenalini bol ortamları paylaşmak, kişilik yapısı ve fiziksel özelliklerden hoşlanmak, birbirini tamamlamak, bilinçdışı şemaları karşılamak gibi birçok sebep bizim kime aşık olacağımızı belirler. Ancak bugün öne çıkan; bize kendimizi iyi, önemli, değerli, farklı hissettiren, ihtiyaçlarımıza duyarlı, bizi narsisizmimizi tetikleyecek kadar zorlayan ve elde etme isteği yaşatan, ancak elde edildiğinde de çabuk tüketim araçları gibi değerini yitiren aşklardır.

Aşk, tıpkı egolarımızda da olduğu gibi, içi boşalan, görüntüsü ve etiketi ön plana çıkan bir kavram olma yolunda ilerlemektedir. Adeta ticari bir tema haline dönüşmüş, alınıp satılması, pazarlanması, bir tasarım ürünü olarak sunulması ve belli kalıplarda önümüze sürülmesi doğal hale gelmiştir. Ekonominin önderliğinde, kimlere, nasıl, hangi şartlarda ve ne süre ile aşık olacağımız telkin edilmektedir. Kişinin bireyselliği, tehlikeli boyutlarda ön plana çıktıkça, ikili ilişkilerin en büyük bileşenlerinden olan, özveri, sabır, metanet, anlayış,esneklik, tevazu, empati, beklentisizlik değer kaybetmekte, “sev beni seveyim seni” anlayışı, “ayna ayna söyle bana, benden güzel var mı dünyada” anlayışıyla üst noktalara varmaktadır.

Teknolojik Aynalarımız: MSN, Facebook, MySpace, Twitter

1950-1960 kuşağı çocukları, günümüze göre çok daha baskıcı, disiplinli, kurallı ailelerde büyüdüler. İsrafın ayıp hatta günah sayıldığı, maneviyatın içinin doldurulduğu, daha tevekkel, örf ve ananelere daha bağlı bir kuşağın çocuklarıydılar. Ancak bu çocuklar büyürken farklı değerler geliştirdiler. Bir şekilde içinde bulundukları durumları “mahrumiyet” diye isimlendirerek, kendi yaşadıkları eksiklikleri, o eksiklikleri hiç yaşamamış çocuklarında fazlasıyla telafiye çalıştılar. Maddi imkanlarının el verdiği ölçüde, hatta kendilerini zorlayarak; çocuklarına yok kavramını farkettirmemeyi, sabır ve çabayı kolaylaştırmayı, kendi saptadıkları ihtiyaçları çocukların önüne gereğinden fazla yığmayı, buna rağmen tatmin duygusu yaşayamayan, sürekli kendinde olmayana özenerek elindekine kıymet vermeyen bir nesil için kendilerini paralamayı ideal ebeveynlik saydılar. Bu durum ışığında 13-25 yaş arası gençlerde gelinen nokta düşündürücü bir hal aldı. Bu gençler her şeyden önce kendilerine yönelen, kendilerinin önemli, özel, değerli ve farklı olduğuna tüm kalpleriyle inanan, bunun için bir gayret sarfedilmesi gerektiğinin farkında olmayan, sorumluluk duygularından özenle uzak tutulmuş, kendi bireyselliklerini internet araçları ile pekiştiren, egoları şişirilmiş gençler haline geldiler. Bu kadar kendilerine dönük ve internetle sosyalleşen bir hayat yaşamaları da insani duygulardan, en önemlisi “empati” den son hızla uzaklaşmalarına sebep oldu. Aynı şey, daha düşük seviyelerde, 25-40 yaş arasında da gözlenmekte. Ergenler kadar yoğun internet ve teknolojiye maruz kalmasalar da bu grup da iletişim, ilişki ve aşk kavramının gitgide son derece benmerkezci ve haz odaklı olması sonucunda kendilerine ikinci bir hayat veya alternatif bir hayat kurmaya başladılar. Gerek boşanarak, gerekse aldatarak, ve her ikisi için de çoğunlukla internetten ilham alarak…

Sonuçta geldiğimiz noktada aşk günümüzde her zamankinden bencildir. Herkes kendi istek ve ihtiyaçlarına odaklandığından, daha da mühimi, esas önemli meselenin de bu olduğuna yürekten inanarak veya inandırılarak, işin ruhunu hızla gözden kaçırmaktadır. Sosyal bir hayvan olan insan gitgide kendi yalnızlığına büyük bir reklam ve promosyon kampanyası eşliğinde itilmekte, dünya ekonomisi belki kendi adına bundan çok fayda görmekte ancak ademoğlu, depresif bir yalnızlık girdabına sürüklenmektedir. İnsanı insan yapan en önemli kavram diğer insanlardır ve aşk, insanın en önemli yakıtlarından biridir. Tüm bünyeyi değiştirebilen, içte ve dışta çok ciddi tezahürleri olan, büyüten, olgunlaştıran, yaşatan, öğreten, insana kendini, insana tanrıyı anlatan en önemli kavramdır.

Biz Mevlananın, Yunus Emrenin torunları, onların öğretisini, onların ruhunu bir şekilde aklımızda, yüreğimizde, genlerimizde, ortak bilincimizde taşımanın verdiği şans ve gücü kullanmaktayız. Anadolu, hala her zamanki gibi bir geçiş ve kültürlerin kaynaşma noktası olma özelliğini sürdürdüğünden; doğunun mistisizmi ve batının makyavelizmi arasında kendi topraklarımızın maneviyatını koruma ve zenginleştirme gayretindedir.
Ekonomik ve sosyolojik olarak ciddi kırılmalar yaşanan ülkemiz, aşkın da farklı uçlarda sahnelenmesine seyirci olmaktadır. Uçların yaşandığı yerlerde, dengeyi sağlamak adına her zaman zıtlıklar gözlenir. Bireyselliğin dayatıldığı, benin ve hazzın ön plana çıkarıldığı, özgeci faydacı, şova ve tüketime yönelik aşk anlayışına karşılık; inanç mekanizmalarının sömürüldüğü, kişiyi bir yalnızlıktan diğer bir yalnızlığa itecek, kendini sıfırlayacak ve sadece kendisine dayatılan bazı kurallarla yaşayabileceği alternatif bir uç gösterilmekte ve kişinin temel taşlarından birini oluşturan “inanç” kılığında sergilenmektedir.
Aşk insanlığın, toplumların, kişilerin en önemli ifade araçlarından biridir ve değişen aşk anlayışı, değişen dünya düzeni, toplum ve değerlerin en önemli göstergesidir. Bugün kırılma noktaları yaşayan aşk kavramı, daha ciddi sorunlara dikkat çekmektedir. Toplumların, bireylerin ve inanç mekanizmalarının kırılmaları yeni bir dünya düzeninin sinyalleri olabilir. Globalleşen bir dünyada kendimizi kapatmamız ve dalgalanmalardan kaçınmamız imkansızdır ancak gelen dalgalardan sağlam ve esnek duvarlarla korunmamız mümkündür. Aşk, evlilik, ilişkiler, aile kavramı, cinsellik konularında çok daha ciddi ve detaylı bir şekilde bilinçlendirilen bireyler, ekonomik ve siyasi dalgaların verebileceği zararlardan gerek kendilerini, gerek sevdiklerini, ailelerini ve evlatlarını koruyabilecek, daha güvenli- bilinçli nesiller yetiştirebilecek, internet ve medyanın virüslerinden kendilerini sıyırabileceklerdir