Hergün yüzlerce cümle kuruyoruz. Tanıdık tanımadık çeşitli insanlarla, ama kısa ama uzun diyaloglar içersindeyiz. Bir şeyler söylüyoruz, bir şeyler dinliyoruz. Hiç düşündünüz mü, kurduğumuz onca iletişim ağı içinde, güvende miyiz? Tabii ki burada, güvenlik dendiğinde, memleketim insanı çok daha farklı şeyleri gözünde canlandırıyor. İş siyasi boyutlara ulaşıyor. Bu yanlış anlaşılmayı daha baştan engellemek için şunu açıklamak isterim: Burada bahsi geçen güvenlik hissi, düşünce özgürlüğüyle çelişen hukuki anlamda bir güvenlik değil. Burada anlatılmak istenen, insandan insana kurulan bağlantılarda anlaşıldığımızı hissedebilip hissedememekle ilgili. Karşı taraflara kendimizi açmaya çabalarken, emniyette ve sağlam bir zeminde olduğumuzu düşünüyor muyuz? Soru bu.

Geçenlerde bir eğitime katıldım. Çift ilişkileri üzerine, ilişki psikolojisi alanında dünyanın önde gelen kuramcı ve çift terapistlerinden Harville Hendrix ve iş arkadaşı Wendy Palmer Patterson’ ın beraber verdiği bir eğitim. Konu tabii ki, insan ilişkileri ve iletişimi. Peki orada ilk öğrendiğim bilgi neydi dersiniz? Hem de bu kadar senelik meslek hayatımdan sonra? Dinlemeyi bilmediğimiz! Duyuyoruz bize söylenenleri, zihnimizin izin verdiği ölçüde de algılıyoruz ama işin karıştığı nokta tam da bu nokta. Nereye kadar karşı tarafı algılıyoruz nereye kadar kendi zihnimizi o pek net değil. Çünkü şu bizim sabık beyin, eksik olmasın, çok nevi şahsına münhasır bir organ. Burnunun dikinde, koskoca bedeni bir başına yönetmenin özgüveni içerisinde, minnetsiz. Eksik gediklere tahammülü yok. Nerde bir boşluk bulursa, kendi arşivinden tamamlayıveriyor konuyu. Diyelim ki, karşı taraf, karşıda olma özelliğinden ötürü, sizden ayrı, bağımsız bir organizma ve dolayısıyla kendi mantık bütünlüğü içinde konuşuyor, bir şeylerden bahsediyor. Eğer konu netleştirilmez, somut hale getirilmez, muğlak bırakılırsa bizim beyin, neydi, nasıldı demeden kendi bildiği şekilde resmi tamamlayıveriyor. Bir de üstüne, beynin sahibi olan kişi de buna uyanamaz ve acaba doğru anladım mı diye sormazsa, iletişim göz açıp kapayana dek kördüğüm oluveriyor. Bir örnek vereyim ki daha güzel anlaşılsın: Farz edelim ki taraflardan biri salatayı çok sevdiğini söylüyor. Diğeri de hiç üşenmiyor gidip ona ağızlara layık bir salata hazırlayıp getiriyor. Ancak muhatabı bundan hiç memnun kalmadığı gibi sinirleniyor. Diğeri de kendisine yapılan bu nankörlük ve kıymet bilinmezlik karşısında büyük bir üzüntü yaşıyor. Bu çift bu sebepten günlerce konuşmuyor ve hatta bir daha birbirlerinin yanında salatanın lafını bile etmiyorlar. Burada anlaşmazlık aynı dili bilmediğimizden değil, birbirimizi iyi dinlemediğimizden ve anladıklarımızı kontrol etmediğimizden çıkıyor. Çünkü hepimiz aynı temel hataları yapıyoruz birbirimizle iletişim içindeyken. Birinci hata, karşımızdakinin bizden farklı bir insan olduğunu göz ardı etmek. İkincisi bizim onu, onun da bizi doğru anladığını varsaymak. Üçüncüsü ise, kendi mantık örgümüzün herkes ve her durum için geçerli olduğunu ve eğer bir hata varsa bunun muhakkak karşı taraftan kaynaklanacağını düşünmek. “Çünkü gözlerimiz bile dışa bakmak üzere tasarlanmış, içimize dönmek için değil.” diye açıklamıştı bunu seminerde sevgili Wendy. Yani bu iletişimde eksik bırakılanlar, bizim birbirimizi anlamamamızda ve bu sebepten de güvende hissetmememizde baş etken. Salata nasıl bir salata, içinde neleri bulunduruyor, yağı, sosu, tuzu ne şekilde oluyor? Kaldı ki, bin bir çeşit salata var; bizim sevdiğimiz meyve salatası mı, deniz mahsülleri salatası mı yoksa basit bir çoban salatası mı o bile belli değil? Ben ağzı sulana sulana bol parmesanlı sezar salata hayal ederken bana kivi ve ananslı bir meyva salatası sunulursa ne olur? Buraya kadar tamam, biz bunları biliyoruz, danışmanlık sürecinde uyguluyoruz. Peki beni büyüleyen ne oldu bu eğitimde? Tüm bunlara rağmen dinlemeyi hala tam anlamıyla bilmiyor olmamız!

İnsan ana karnına düştüğü andan itibaren ilişki içersinde yaşayan bir varlık. İlk andan beri yalnız değil. Annesiyle başlayan iletişim ağı, dünyaya gelmesiyle sürekli olarak büyüme ve gelişme gösteriyor. İnsan insana bağlı, insan insanı var ediyor. İnsan diğer insan sayesinde kendini var ediyor ve hiçbir ayna bize kendimizi bir başka insanın gösterdiği kadar net ve açık bir şekilde göstermiyor. Dolayısıyla şu dünyanın insan için tek bir gerçeği var; insan insanın hem derdi hem devası, başka da bir yolu yok. Hepimiz birbirimizle bağlantı halindeyiz. Tüm evren birbiriyle bağlantı halinde. Canlı cansız tüm yaradılışla birebir ilişkimiz var ve bundan kaçmak, vazgeçmek veya bunu yok saymak imkansız. Bu gerçeği her unutuşumuz, her küçümseyişimiz başlı başına bir travma, acı kaynağı bizim için, fark etsek de etmesek de.

Doğuyoruz ve ilişki kuruyoruz. Annemizin gözlerinden tüm dünyayı algılamaya çalışıyoruz. Her hareketimiz bir tepkiye yol açıyor, biz böyle böyle var olduğumuzu ve birey olduğumuzu fark ediyoruz. Siz ne kadar varlık sergilerseniz sergileyin, adı üzerinde, o sergilenene hiçbir tepki alamazsanız, kendinizi yok sanmaz mısınız? Görülmeyen, duyulmayan, dokunulmayan, daha da önemlisi hiçbir hareketi aynalanmayan insan yine de varlığını bilebilir mi? Hala toplum kurallarına göre hareket edebilir, hala çoğunluğa uymaya çalışabilir veya isyan edebilir mi? Sokaklara çırılçıplak çıksa, amuda kalkıp şarkılar söyleyerek yürüse ve yine de tek bir canlının dahi dikkatini çekmese, ben yaşıyorum, diyebilir mi? Sözün özü, varlığımızı fark etmek için birbirimize ve bağlantıda olduğumuzu hissetmeye muhtacız. Ancak var olmak da yetmez; büyüyebilmek, gelişebilmek, üretebilmek, hissederek yaşayabilmek ve iletişimi sürdürebilmek için de anlaşılmaya muhtacız. Ölüm kalım meselesi bizim için, ilişkide bulunduğumuz kişilerce, doğru algılandığımızı hissetmek. Bize yadırgayarak bakan binlerce gözün yanında, anlayış ve şefkatle bakan bir çift göz nasıl da dindiriverir acılarımızı. İşte güven böyle bir şey. Ta hücrelerimizin en derinlerine işleyen, bize dost topraklardaymışız hissini veren, içimizi ferah sular gibi serinleten ve tüm endişelerimizi yatıştıran güven, tam da böyle şifalandırıyor işte bizleri ve karman çorman ilişkilerimizi. Anlaşılabildiğimizi görmek yetiyor tüm yelkenlerimizi indirmeye. Hak verilmesek de olur, karıştırmayalım, ama görüldüğümüzü, fark edildiğimizi, kendimizi doğru ifade edebildiğimizi bilmek… Kırık kanatlarımız eski görkemine kavuşuyor bunu hissettiğimiz anlarda. Topallayarak kaçma isteğimiz kayboluyor. İstediğimiz an gitme özgürlüğümüz, bize bulunduğumuz yerde güvenle daha fazla kalma dürtüsü yaratıyor. Asi ruhumuz ehlileşiyor. Tüm varlığımızı kavrayan güven, bizi gerçek şeklimize dönüştürüveriyor. Kalkanlar iniyor ve işte o zaman ne oluyor biliyor musunuz? Bağlantı kuruluyor! Karşımızdakiyle, kendimizle ve evrenle! İşte o zaman harmoni başlıyor, işte o zaman hayatla dans, su gibi akıyor. Ne irade savaşları oluyor ne ego.

Ben seni, kendi bütünlüğünde anlıyorum; bazen hak veriyorum bazen vermiyorum, ama unutulmaz Avatar filminde de dediği gibi, “Seni Görüyorum!”. Hislerine, duygularına, ihtiyaçlarına, bakış açına değer veriyorum, saygı duyuyorum. Artık korkmana gerek yok, artık yargılanma, eleştirilme, suçlanma kaygıların yersiz. Endişeden ve dolayısıyla olumsuz hislerden bağımsız bizim ilişkimiz. Seni düzeltmeye, değiştirmeye, dönüştürmeye çalışmıyorum. Ben her şeyden önce senin ben olmadığını biliyorum. Senin renginin ve şeklinin, evren mozaiğinde yeri doldurulamayacak önemini ve vazgeçilmezliğini kavrıyorum. Benim ben olabilmemin ve senin sen olabilmenin güveniyle yaşıyorum.

Her gün onlarca kişiyle, defalarca ilişki kuruyoruz. Kurduğumuzu zannederken çoğu kez, kendimiz söylüyor kendimiz dinliyoruz. Herkesin söyleyecek çok şeyi var, herkes anlatmaya susamış, herkes ifade özgürlüğü peşinde. Ama biliyorum ki, çok yakında, dinlemediğimizi, anlamadığımızı, tanımadığımızı, görmediğimizi sarsıcı bir şekilde fark edeceğiz. Görmenin gözle, duymanın kulakla, söylemenin dille olmadığını öğreneceğiz. Çünkü biliyorum ki, her geçen gün daha da tıkanıyor ve her geçen gün daha da korku dolu ilişkiler kuruyoruz. Güvene ve anlayışa o kadar ihtiyacımız artıyor ki, sonuçta ne kadar dirensek de bu işi çözeceğiz. İnsan olmamıza güveniyorum ben, hayata cesaret edişimize inanıyorum. Gün gelecek, karşımızdakine : “ Şunu mu demek istedin, ben seni doğru mu anladım, bunu mu hissettin, ben buradan böyle çıkardım ve tüm olanlar karşısında ben de böyle şeyler hissettim, doğru anlatabildim mi?” diyeceğiz. Gün gelecek, kimseyle aynı olmaya ve kimsenin de bizimle aynı olmasına ihtiyaç duymadan yaşayabileceğiz. Gün gelecek biz renklerin güzelliğinin, seslerinin harmonisinin, farklılıkların uyumundan ve koşulsuz kabulden kaynaklandığını göreceğiz. Ben o güne değin, insanın insan olma ve hayata karışma cesaretini ayakta alkışlıyor ve her yendiği korkuyla daha parlakça yaydığı ışığı izliyor olacağım, umudum bu…

İzmir Life Dergisi – Haziran 2012